13 Ocak 2015 Salı

KARMELEĞİ


Geçen ay cezaevindeki arkadaşlarıma üç ayrı kolide kitaplar yollamıştım. Bunlardan ikisi "İlgili adreste böyle bir kişi bulunamamıştır" gerekçesiyle geri geldi. Doğrusu daha fazla kitap yollayayım diye D&R mağazasıın indirimli reyonundan çokta özenerek seçmediğim; tamamiyle isimlerinin cazibesinden etkilenerek aldığım için kendime kızdım ve üzüldüm. Bir süre mutfaktaki masanın üzerinde kaldıktan sonra içlerinden en ince olanını içeriğine bakmak üzre elime aldığımda, bitirmeyene kadar elimden düşürmeyeceğimi hiç düşünmemiştim. Çıktığımdan beri, cezaevinde olduğum dönemdeki gibi kitap okuyamıyorum, hatta elime aldığım bir çok kitaptan birkaç sayfa okuduktan sonra sıkılıp rafa koyduğumu biliyorum. Bu gün son son öyküsünü okuduktan sonra, sıcağı sıcağına bu yazıyı yazmaya karar verdim ve yazıyorum. BİR ÖYKÜ KİTABI OKUMANIN ÖYKÜSÜ Eğer ki arkadaşlarım hükümlü olmazsa idiler; hatta hükümleri müebbet olmaya idi sevinçten uçacağım bu bilgi notuna hiç şaşırmadım. Cezaevlerini bilen, koğuşlardaki insanlar bir koliyi ve/veya bir mektubu nasıl zamanın boynuna ip çekerek beklediklerini; devletten maaaş alarak mesai yapanların da bu koliler ve mektuplara külfet diye nasıl ifrit olduklarını bilir. Bu yüzden ilk işim bu arkadaşlarımın ailelerini arayarak cezaevi değişikliği olup olmadığını öğrenmek oldu. Anladım ki bu kolileri vermemeleri tamamiyle keyfiyetten kaynaklanmış. Hayatın ta içinden ve en kıyısından kısa öyküler. Kiminde insanı yutkunduran, kiminde gözleri buğulandıran ve hatta kimi öyküde de insanın gözünün turnasına tuzlu ıslak inciler dolduran ondört kısa öykü. Eveleme-geveleme yok. Yorumu kendi ve okuya okuya yapıyor insan. Yazar üstene düşeni fazlasıyla yapmış; öykünmüş. Kelimeler seçilirken, cümleler inşa edilirken ve paragraflarda kurgulamalar hep dozajında. Söze patinaj yaptırıp ışığı kısmıyor ve insanı kasmıyor. Ne bileyim; sözü beyaz taklacı bir güvercine dönüştürüp havalandırmıyor ve dikkati öyküden o takla atan güvercinin üzerine çekmiyor. Kısaca ne kendini ne de okuru yoruyor. KARMELEĞİ
Özlem N. Yılmaz Ona türkçenin Angela Carter'ı deniyor. Hani 1941 yılında doğup; 1992 yılında veriminin doruğunda vefat eden çağdaş İngiliz kadın yazarlarının en önemlilerinden olan. . Ne feminist; ne de marksist ne de başka bir akımın içine konulmak istememiş olmasına rağmen, yine de akademisyenlerin bunu yapmasını engelleyemeyen.Marjinalliği postmoderniteye büründürerek merkezileştiren, fanteziden yola çıkarak kadın vücudunun ve kadın kimliğinin nasıl ‘öteki’ konumuna ve bir obje haline getirildiğini, kadın kimliğinin yine nasıl ‘öteki’ olarak görülüp gayri-meşru konumuna getirildiğini parodileşrirerek kullanan yazar" deniyor onun için. Bunları bilemiyorum. Doğrusu Angela Carter'ı okuduğumu da söyleyemem. Ancak; okuduğum kısa öykülere bakarak, yazarın bu öykü kitabında hem içeriğinde hem de bitişlerinde okuyucuya derin ufuklarda uzun parantezler açma fırsatı verdiğinin dikkatimi çektiğini söyleyebilirim. Bazı insanlar meyve sularını sulandırılmış, bazı insanlarda konsantresini tercih ederler. Türkçe de "kıvam" ben de ise karşılığ meyveyi posasıyla yerken ağızda oluşan sululuğun ta kendisi olan tadındalılıktaki başarıyı iyi yakaladığını duyumsattırıyor ve bunu oldukça doğal yolla yaptığı ilgimi çekiyor. Mesela "Tatvan'ın Bitlis'în ilçesi olduğunu öğrendim." diyor. "Nasıl yani?" diyorum. "Tatvan Van 'ın ilçesi değilmi?" Kesitler hayattan/gündemden Manolyalar çiçekçiden Her çıplaklıktan da bir öykü çıkarılabilir mi ya da her öyküden bir çıplaklık? Öykü: Yaşamdan bir kesiti şifreleyip kilitlemek ve açması için de okuyucuya birkaç ipucu veya bir maymuncuk vermek midir? Bu kitapta yazar "Evet!" dedirtiyor işte. "Bu kadar basit" -Bütün çığlıklar delidir? -Evet! Sadece yaralı çiçekler ağıt yakabilirler. -İdil? -İçten ve saf aşk. -Küçük ve şairane resim. -Aşkla ilgili köy ve kır yaşantısını anlatan kısa şiir türü. - Fazla rastlanmayan bir bayan ismi -Cennet'in kapisi anlaminda bir bayan adi. - Almanca, fransızca ve ingilizce gibi pek çok çeşitli batı dilinde ve bir takım bazı dünya dillerinde yer alan, çok anlamlı bir kelimedir... kimi dillerde sessiz sakin, ama her an eyleme hazır bir eylem insanı, hatta milis anlamına gelirken, bazı başka dillerde güzel kokulu, insanın unutamadığı anlamına gelmektedir... urdu dilinde teke olmakla birlikte anlamı, bu tamamı ile bir tesadüften ibarettir... slav dillerinde bir elf gibi yavaş çekim hareket eden, estetik demek iken rusçada idil sakar, hatta iki sol ayağı olan demektir... dilimizde bilinen anlamları arasında şiir gibi zevkle okunan, akıldan çıkmayan ile özlemini duyana cennetin kapılarını aralayan melek anlamlarını taşır... - dilimize yunanca'dan girmiştir. gerçek, samimi ve saf aşk anlamına da gelir. - Rusçası Volga olan bir akarsu - şırnakın bir ilçesi.. Oysa bana sorsalar; "öyküdeki çiçeklerin ağıdırır İdil" Yazar "Sabah güneşi sokulgan bir kedinin pembe dili gibi gezindi yanağında." gibi küçük bir çocuğun hayal gücüne dokunabilecek kıvamda imgelelemeler de yapıyor. Arka Kapakta " Uyarıyoruz: Ne keten ne de pamuk helva bu öyküler!" deniyor. Yazana katılmıyorum. Hem pamuk helvayı basite indirgeyemem ve hem de çokta sevdiğimi biliyorum. Ben uyarırsam "Kalem- kağıt alın yanınıza" derim. Her öyküyü okuduktan sonra yazacağınız bir cümle hayata bakışınızı ve/veya hayatınızın akışını değiştirebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder